Buz gibi denize giremeyenler nereye gitsin veya gitmesin? Sıcak ve berrak deniz sevenler için tavsiye.
"Sıcak" ne demek, ilk önce onu tanımlamak lazım. Sıcaktan kasıt #Fethiye Ölüdeniz'deki mide bulandıran hamam suyu sıcaklığı değil. Zaten Fethiye'nin ne sıcağına, ne her koşulda kazıklayan esnafına ne de kalitesiz turistine dayanmak mantıklıdır.
Sıcak denizden kasıt, girdiğinizde hafif ürpereceğiniz ama kolunuza bacağınıza soğuktan kramp girmeden yüzebileceğiniz sıcaklık, yani 23-24 derece civarı.
Kuzey Ege bunaltmayan iklimi bakımından yaz tatili için ideal olmakla beraber yine aynı sebepten denizi soğuktur. Hele Saros körfezi muhtemelen en soğuk bir kaç denizden biridir. Sahil boyu güneşlenen yüzlerce insan varken denizde yüzen bir iki kişi olması bundandır. Kalbiniz sıkışır, kaslarınız kasılır. Alışacağıızı zannederek direnirsiniz. Alışılmaz. #Foça 'nın denizi rüzgarlara ve akıntılara bağlıdır. Poyraz esti mi deniz buz keser. Zaten Eski Foça'da önünden denize girebileceğiniz otel olmadığı için sıkıntılıdır. Yeni Foça ise bangır bangır müzik çalan berbat Beach kültürüne teslim olmuştur ve geri kalanı da dipdibe -illa ki dubleks- evlerden oluşan yazlık sitelerdir. #Dikili çok sevimli bir yer olmasa da denizi fena değildir. #Gümüldür 'ün denizi ılıktır ama öğleden sonraları aşırı dalgalıdır, benim diyen adamı denizden çıkarken yerden yere çalar, diz miz bırakmaz.
Güney Ege, hele #Marmaris ve #Datça candır. Deniz nerden girerseniz girin güzeldir, berraktır, sıcaktır. Bodrum'a gitme niyetinde iseniz #Bitez 'in suyu buz gibidir. #Akyarlar bir nebze daha iyi olsa da soğuk ve teyze, anane, babane, torun torba yazlıkçı kalabalığıdır. #Gümbet 'e zaten aklı olan gitmez. Bodrum en azından benim için #Gündoğan 'dır. Deniz güzeldir, berraktır. Ama sahil hap kadardır, biraz dip dibedir, oteller fena olmamakla beraber genellikle fahiş fiyatlıdır. Ama mesela @ButikhanOtel size denizin içine masa atar, mezenizi, rakınızı, buzunuzu bekletmez.
Sahilde caminin bir yanında süper bir pideci öbür yanında hoş bir restoranımsı kafemsi işletme vardır.
#Karadeniz 'de denize girilmez mi? Sezon kısa olsa da girilir. Ege ve Akdeniz'in berrak suları Karadeniz'de pek olmaz. Deniz kirli olduğu için değil, genellikle dalgalı olup dipteki kumları havalandırdığı için. #Ordu ve #Sinop'ta girdik, gayet iyiydi. Dalga meselesinden dolayı iyi yüzme bilmeyenler için tehlikeli olabilir. Karadeniz aslında pek çok bakımdan tatil yapılacak en güzel yerlerden biridir.
ipekname
14 Haziran 2020 Pazar
Pek kronolojik gidemiyoruz ama şimdi de Adrasan'a gidelim.
Yıllarca pek çok kişiden Adrasan'nın (Çavuşköy-Antalya) dillere destan güzelliğini, doğasını, otellerin içtenliğini ve "kötü turizm" yapmadıklarını dinleyip durduktan sonra nihayet gidip yerinde görmeye karar verdik. Parantez-gitmemize yalnızca bir kaç gün kala bir iki arkadaşımız "Aaa, napacaksınız Adrasan'da? Delirdiniz mi? Çok sıkılacaksınız!!" dedilerse de çok kaile almadık açıkçası. Zaten tek istediğimiz, aynen yorum sahibine de dediğim gibi "Sahilde boş boş oturup denize bakmak ve hiç bir şey düşünmemek"ti. Kaldı ki kimsenin tatil anlayışı aynı olmadığından bu tip konularda biraz da bağımsız hareket etmek gerekiyor. Kimisi sakinlik seviyor kimi sabaha kadar gezmek, bazısı Beach seviyor, bazısı pansiyonun önündeki iki metrelik plajı, kimisi açık büfede anca doyuyor, kimi etrafta ünlü varsa mutlu, kimi bitli yatakta yatabiliyor, kimi illa lüks istiyor vs. Yani bu işler hiiiiç belli olmuyor. (Arkadaşı tatilde tanımak başlığı burda devreye girer)
Tabii "boş boş oturmak" lafın gelişi, zira insan her ne kadar sakinlik, huzur vs istediğini de söylese gittiği yerde güzel bir iki restoran, Serdar Ortaç, Demet Akalın vb lerini çalmayan hiç değilse bir bar, güzel bir doğa ve o doğanın keyfini çıkaracak bir ortam arzu ediyor.
Bu aşamada itiraf etmem gereken bir şey var elbette. Kaldığım tesisin yıldız sayısı beni zerrece alakadar etmez ve karizmamı sarsmaz. "Aman 5 yıldızda kalayım" da demem, "pansiyonda kalamam" da. Kriterim net. 1-Oda eski püskü ve küçük olmayacak.Yatak ve yastık uyduruk olmayacak. Banyo düzgün olacak. 2-Her yer temiz olacak. 3-Kahvaltı muhakkak iyi olacak. Kötü zeytin, evime almadığım kireç peynir, ağzıma sürmediğim taze kaşar denen manasız peynir ve paket reçel olmayacak. Diğer yemekleri insan ama öyle ama böyle hallediyor ama sabah sabah bana iyi kahvaltı aratmayın kardeşim! 4- Otelde her daim iyi kahve, iyi çay, soğuk bira ve soğuk kola olacak. Ha bir de otelin "umuma açık" alanlarında bangır bangır garip müzik çalmayacak. Budur. Hayat bana göstermiştir ki bu kriterlerin yıldızı yoktur. (Bir de personel müşteriden çok uyumayacak meselesi var ama artık o nadiren olduğu ve benim uyumama durumum garip olduğu için onu çok takmıyorum. Şu ana dek üç tatilimizde sabah saat yedi buçukta otel mutfağında kahve aradığımı-ve bulduğumu :)-belirtmeliyim. Bunlardan biri zaten sahiplerinin "Biz çok ekabirizdir, oteli de zaten kendimiz için açtık" dediği bir butik otelse de diğer ikisi müşteri memnuniyetinde gayet iddialı bir tatil köyü ve butik oteldi.) Neyse, tabii iyi otel bulmak kolay değil, internetteki fotoğraflar çoğu zaman külliyen yalan, otelde kalanların yaptığı eleştiriler çoğu zaman abuk subuk-Alıntıdır ve tümü -değişik oteller için geçerli olmak üzere- muhtemelen hayatında ilk kez otel gören gerçek kullanıcılar tarafından yapılmış: "Yemeklerde şişe suyu ücretli! Banyo havlusunu plaja götürmemize izin vermediler! Çaya kahveye para istediler! Çarşafları her gün değiştirmediler! 12de gittik, kahvaltı bitti dediler, kahvaltıya para istediler!" gibi manasızlıklar olduğu için iyi otel bulabilmek hakikaten iyi bir araştırma gerektiriyor.
Neyse, o araştırma neticesinde Adrasan'ın otel bakımından farklı bir seçenek sunmadığını, benzer kalitede oteller olduğunu keşfedip denize sıfır, yeşillikler içinde bir otelde karar kıldık. Aynı isimle bir kaç otel daha olduğunu görüp sorduğumuzda kardeşlerin Adrasan'ın farklı yerlerinde ...2 ....3 diye aynı isimle otel işlettiğini öğrendik. Neyse, yola çıkma vakti.
Antalya'yı geçtikten sonra Kumluca- Finike istikametinde giderken solda Adrasan tabelasını görüyorsunuz.
Biz gittiğimizde Adrasan'a inen yol yol falan değildi; kaya büyüklüğünde taşların üzerinde saatte 10 km hızla hoplaya zıplaya aşılmaya çalışılan bir engeldi. Sonra yapılmıştır herhalde.
Adrasan bir sahil şeridi boyunca, aslında sit alanı olduğu için inşaat izni olmayan ama her nasılsa sahil boyu binaların sıralandığı ve jandarmanın ne hikmetse bir tek Adrasan'lı olmayıp sonradan oraya yerleşen bar sahibine ceza kestiği bir yer. Nereye oturursanız oturun deniz tam karşınızda. Otellerin pek çoğu odaları iç avlulara bakacak şekilde inşa edildiği ve bazısı da bungalow tarzı olduğu için deniz manzaralı odası olan otel az.
Adrasan'ın en büyük artısı denizi ve sahili. Upuzun bir sahil ve aşırı kalabalık yok. Sahil kum ve küçücük çakıl karışık. Deniz sığdan derine doğru ve sıcak. Denizde çok kmik küçük balıklar var ve size eşlik etmeyi seviyorlar.
Nehir üstüne kurulmuş otantik bir kaç kafe/restoran. Yemekler güzel, ortam hoş. Günün her saati ister kahve içmeye, ister şarap, gidilebilir. Muhakkak sinek kovucu ilaç sürerek gidilmeli.
Kadir abinin "Öküz bar"ı. Yan taraftan gelen Demet Akalın istilasını rock çalarak savuşturan kalender ve muhabbetli abi.
En büyük eksi ise kalitesiz yabancı turist ve onlara kul köle olmuş işletme sahipleri. Ayvalık ve Gümbet'in başına gelen "İngiliz turist akını" Adrasan için de geçerli. Ne mahsuru var diyen olacaktır. Mahsur şu: İngiliz turist kendi memleketinde yediği yemeği arayan tip turist. Restoranlar menülerinin içeriğini ve fiyatlandırmayı o turiste göre yapıyor. Gümbet'te rakı yanına doğru düzgün meze yapan çok az yer olması ve 3 günlük mezeye fahiş fiyatlar istenmesi örneği burda da geçerli. Türk turiste ilgi az ve garsonlar yaşlı İngiliz teyzelerin veya hepsi bir ağızdan bağıran beş çocuğuyla tatile gelmiş İngiliz karı kocanın etrafını yedinci kez tavaf ederken siz masanızda öylece bekliyorsunuz. Havuzlu bir otelde kalıyorsanız yine bu beş çocuklu aileler yüzünden havuza uğramayı unutun. Aşırı ses yapmaları dışında havuza dev deniz yatakları vs ile girip işgal ettikleri için yüzmek falan mümkün olmuyor. Çok içmelerinin neticesinde bir süre sonra sürekli bağırmaları ve takımlarının marşlarını -gece de dahil- bağırarak söylemeleri de cabası. Çalıştığım bir otelde kalan İngiliz grubun gece 3te kapalı olan barın kapısını ve bardaki içkileri muhafaza eden kafesleri kırarak içkileri yağmalaması ve hiç bir şekilde dışarı çıkarılamaması içince nasıl davrandıklarına bir örnek.
Adrasan'a gittiğimize pişman mıyız? Hayır. Bir daha gider miyiz? Zor.
Yıllarca pek çok kişiden Adrasan'nın (Çavuşköy-Antalya) dillere destan güzelliğini, doğasını, otellerin içtenliğini ve "kötü turizm" yapmadıklarını dinleyip durduktan sonra nihayet gidip yerinde görmeye karar verdik. Parantez-gitmemize yalnızca bir kaç gün kala bir iki arkadaşımız "Aaa, napacaksınız Adrasan'da? Delirdiniz mi? Çok sıkılacaksınız!!" dedilerse de çok kaile almadık açıkçası. Zaten tek istediğimiz, aynen yorum sahibine de dediğim gibi "Sahilde boş boş oturup denize bakmak ve hiç bir şey düşünmemek"ti. Kaldı ki kimsenin tatil anlayışı aynı olmadığından bu tip konularda biraz da bağımsız hareket etmek gerekiyor. Kimisi sakinlik seviyor kimi sabaha kadar gezmek, bazısı Beach seviyor, bazısı pansiyonun önündeki iki metrelik plajı, kimisi açık büfede anca doyuyor, kimi etrafta ünlü varsa mutlu, kimi bitli yatakta yatabiliyor, kimi illa lüks istiyor vs. Yani bu işler hiiiiç belli olmuyor. (Arkadaşı tatilde tanımak başlığı burda devreye girer)
Tabii "boş boş oturmak" lafın gelişi, zira insan her ne kadar sakinlik, huzur vs istediğini de söylese gittiği yerde güzel bir iki restoran, Serdar Ortaç, Demet Akalın vb lerini çalmayan hiç değilse bir bar, güzel bir doğa ve o doğanın keyfini çıkaracak bir ortam arzu ediyor.
Bu aşamada itiraf etmem gereken bir şey var elbette. Kaldığım tesisin yıldız sayısı beni zerrece alakadar etmez ve karizmamı sarsmaz. "Aman 5 yıldızda kalayım" da demem, "pansiyonda kalamam" da. Kriterim net. 1-Oda eski püskü ve küçük olmayacak.Yatak ve yastık uyduruk olmayacak. Banyo düzgün olacak. 2-Her yer temiz olacak. 3-Kahvaltı muhakkak iyi olacak. Kötü zeytin, evime almadığım kireç peynir, ağzıma sürmediğim taze kaşar denen manasız peynir ve paket reçel olmayacak. Diğer yemekleri insan ama öyle ama böyle hallediyor ama sabah sabah bana iyi kahvaltı aratmayın kardeşim! 4- Otelde her daim iyi kahve, iyi çay, soğuk bira ve soğuk kola olacak. Ha bir de otelin "umuma açık" alanlarında bangır bangır garip müzik çalmayacak. Budur. Hayat bana göstermiştir ki bu kriterlerin yıldızı yoktur. (Bir de personel müşteriden çok uyumayacak meselesi var ama artık o nadiren olduğu ve benim uyumama durumum garip olduğu için onu çok takmıyorum. Şu ana dek üç tatilimizde sabah saat yedi buçukta otel mutfağında kahve aradığımı-ve bulduğumu :)-belirtmeliyim. Bunlardan biri zaten sahiplerinin "Biz çok ekabirizdir, oteli de zaten kendimiz için açtık" dediği bir butik otelse de diğer ikisi müşteri memnuniyetinde gayet iddialı bir tatil köyü ve butik oteldi.) Neyse, tabii iyi otel bulmak kolay değil, internetteki fotoğraflar çoğu zaman külliyen yalan, otelde kalanların yaptığı eleştiriler çoğu zaman abuk subuk-Alıntıdır ve tümü -değişik oteller için geçerli olmak üzere- muhtemelen hayatında ilk kez otel gören gerçek kullanıcılar tarafından yapılmış: "Yemeklerde şişe suyu ücretli! Banyo havlusunu plaja götürmemize izin vermediler! Çaya kahveye para istediler! Çarşafları her gün değiştirmediler! 12de gittik, kahvaltı bitti dediler, kahvaltıya para istediler!" gibi manasızlıklar olduğu için iyi otel bulabilmek hakikaten iyi bir araştırma gerektiriyor.
Neyse, o araştırma neticesinde Adrasan'ın otel bakımından farklı bir seçenek sunmadığını, benzer kalitede oteller olduğunu keşfedip denize sıfır, yeşillikler içinde bir otelde karar kıldık. Aynı isimle bir kaç otel daha olduğunu görüp sorduğumuzda kardeşlerin Adrasan'ın farklı yerlerinde ...2 ....3 diye aynı isimle otel işlettiğini öğrendik. Neyse, yola çıkma vakti.
Antalya'yı geçtikten sonra Kumluca- Finike istikametinde giderken solda Adrasan tabelasını görüyorsunuz.
Biz gittiğimizde Adrasan'a inen yol yol falan değildi; kaya büyüklüğünde taşların üzerinde saatte 10 km hızla hoplaya zıplaya aşılmaya çalışılan bir engeldi. Sonra yapılmıştır herhalde.
Adrasan bir sahil şeridi boyunca, aslında sit alanı olduğu için inşaat izni olmayan ama her nasılsa sahil boyu binaların sıralandığı ve jandarmanın ne hikmetse bir tek Adrasan'lı olmayıp sonradan oraya yerleşen bar sahibine ceza kestiği bir yer. Nereye oturursanız oturun deniz tam karşınızda. Otellerin pek çoğu odaları iç avlulara bakacak şekilde inşa edildiği ve bazısı da bungalow tarzı olduğu için deniz manzaralı odası olan otel az.
Adrasan'ın en büyük artısı denizi ve sahili. Upuzun bir sahil ve aşırı kalabalık yok. Sahil kum ve küçücük çakıl karışık. Deniz sığdan derine doğru ve sıcak. Denizde çok kmik küçük balıklar var ve size eşlik etmeyi seviyorlar.
Nehir üstüne kurulmuş otantik bir kaç kafe/restoran. Yemekler güzel, ortam hoş. Günün her saati ister kahve içmeye, ister şarap, gidilebilir. Muhakkak sinek kovucu ilaç sürerek gidilmeli.
Kadir abinin "Öküz bar"ı. Yan taraftan gelen Demet Akalın istilasını rock çalarak savuşturan kalender ve muhabbetli abi.
En büyük eksi ise kalitesiz yabancı turist ve onlara kul köle olmuş işletme sahipleri. Ayvalık ve Gümbet'in başına gelen "İngiliz turist akını" Adrasan için de geçerli. Ne mahsuru var diyen olacaktır. Mahsur şu: İngiliz turist kendi memleketinde yediği yemeği arayan tip turist. Restoranlar menülerinin içeriğini ve fiyatlandırmayı o turiste göre yapıyor. Gümbet'te rakı yanına doğru düzgün meze yapan çok az yer olması ve 3 günlük mezeye fahiş fiyatlar istenmesi örneği burda da geçerli. Türk turiste ilgi az ve garsonlar yaşlı İngiliz teyzelerin veya hepsi bir ağızdan bağıran beş çocuğuyla tatile gelmiş İngiliz karı kocanın etrafını yedinci kez tavaf ederken siz masanızda öylece bekliyorsunuz. Havuzlu bir otelde kalıyorsanız yine bu beş çocuklu aileler yüzünden havuza uğramayı unutun. Aşırı ses yapmaları dışında havuza dev deniz yatakları vs ile girip işgal ettikleri için yüzmek falan mümkün olmuyor. Çok içmelerinin neticesinde bir süre sonra sürekli bağırmaları ve takımlarının marşlarını -gece de dahil- bağırarak söylemeleri de cabası. Çalıştığım bir otelde kalan İngiliz grubun gece 3te kapalı olan barın kapısını ve bardaki içkileri muhafaza eden kafesleri kırarak içkileri yağmalaması ve hiç bir şekilde dışarı çıkarılamaması içince nasıl davrandıklarına bir örnek.
Adrasan'a gittiğimize pişman mıyız? Hayır. Bir daha gider miyiz? Zor.
11 Kasım 2010 Perşembe
Looong Weekend Getaways-Episode 1-Maşukiye-Sapanca
I wanna hang a map of the world in my house. Then I'm gonna put pins into all the locations that I've traveled to. But first, I'm gonna have to travel to the top two corners of the map so it won't fall down.
Seyahatlerimizi üç grupta topluyorum. 1- Her an gerçekleştirebileceğimiz hafta sonu kaçamakları. Evde pineklemektense ya da brunch brunch gezeceğimize-bruncha gidince çok yiyorum-ki bu bir dezavantaj artık di mi- kaçıp kaçıp gidebileceğimiz yakın yerler. 2- Türkiye’yi tanıma seyahatleri. Bodrum’a, Kaz dağlarına ve Ayvalık’a ömrüm olduğunca gideceğim ama popüler tatil beldeleri dışında da memleketi karış karış gezmek istiyorum. Ülkemi iyice tanımak istiyorum. Bizler hep bize benzeyen, bizim gibi konuşan ve bizim yaptığımız şeyleri yapan insanlar arasında büyüdük ve hala bu şekilde yaşıyoruz. Oysa memlekette bambaşka yaşayan, bambaşka konuşan, bambaşka düşünen ve bambaşka şeyler yiyip içen insanlar var. Onları görmek ve tanımak istiyorum. Belki de onlar da bizi tanısın istiyorum. J 3-Yurtdışı seyahatleri, ki onları detaylıca anlatıp ipuçları vermeye çalışacağım. Genellikle bütün seyahatlerimizi baştan sona kendimiz planladığımız ve turlarla seyahat etmediğimiz için çok güzel keşifler yapma şansımız oluyor. Bir şehirde epi topu üç gün kalıp, o süreyi de diğer Türklerle bir tur otobüsüne tıkılıp her şeyi uzaktan görerek geçirmek bizim seyahat anlayışımıza çok ta uyan bir şey değil. Gittiğimiz yerlerde mümkün olduğunca uzun süre kalmaya çalışıyoruz. Düsturumuz da –kısmen-şu: "The true traveler is he who goes on foot, and even then, he sits down a lot of the time." Bakmaya ve görmeye vakit lazım....
Arzu, bu sana geliyor. Bir türlü yapamadığımız Karamürsel gezisinin de şerefine.
İstiyorum ki hiç durmadan gezeyim. Gerçekten. Mümkün olabilse her hafta sonumu bir başka ilde, ilçede, hatta ülkede geçiririm. Hafta sonu rehavetimizden feragat edebildiğimiz ölçüde de bir yerlere gitmeye çalışıyoruz. İstanbul’a 1-2 saatlik uzaklıkta gidilebilecek birkaç yerden biri de Maşukiye ve tabii hemen yanı başındaki Sapanca. Her ikisine de her mevsim gidilebiliyor zira –çok klişe olacak ama- her mevsimin kendine has güzellikleri var.
Maşukiye’ye gitmeye karar verdiğimizde ilk önce otel araştırması yaptık. (Hata etmişiz, gidince anladık. Gittikten sonra gönlümüze yatan bir yerde kalabilirmişiz. Ama yaşayarak öğreniyoruz değil mi? J) Şu meşhur karı-kocanın meşhur otel tavsiye sitesinden bir “butik” otel seçtik ve uzun hafta sonumuz için Cuma sabahı yola çıktık. İstanbul –Maşukiye Ankara yönünde yaklaşık 100 km. Sapanca kavşağından çıkılıyor.
Maşukiye’ye ilk giriş maalesef hayal kırıklığı. Gri mi gri bir görüntü karşılıyor sizi. Yolun iki yanına sıralanmış derme-çatma çirkin binalar ve neredeyse hepsinin altında bir market. Bazı binalar sıvasız. (İnşallah hala öyle değildir.) Bütün bu binaları geçip gittiğinizde yeşillik başlıyor. Sağlı sollu sıralanmış yazlık evler var. “Butik” otelimiz de zamanında yazlık ev olarak yapılmış sahibinin ifadesine göre. Zaten otel fasilitesi anlamında hiçbir şey yok. Bahçesi fena değil. Ancak bahçeyle haşır neşir olamıyorsunuz; bahçe manzaralı odanızda bile. Esasında bina otel olmaya müsait bir bina değil. Odanız dışında oturup çay kahve vs içebileceğiniz tek yer “oturma odası”. Eğer tanımadığınız insanlarla sohbete çok ta meraklı değilseniz küçücük bir odada karşılıklı iki kanepeye oturup laf olsun diye sohbet etmek çok manalı değil tabii. (Hayat dersi iki: “Burada ne varmış? diye kafayı uzatırken içerde çakılıp kalabileceğini öngör!) Esasında bunlar çok ta dert değil. Ama bir otelin benim kafama yatabilmesini ön şartlarından ikisi rahat yatak ve gürültüsüzlük. (Evet benim icadım bu kelime-ama ne önemli bir kavram!) Ancak on santim kalınlığında sünger şilteler ve binada biri yürüdüğünde zangırdayan duvarlar ile olmuyor tabii.
Maşukiye ilçe merkezi küçük bir yer;öyle oturacak bir yer yok. Güzellik Kartepe yoluna çıkınca başlıyor. Bir kere etraf yemyeşil. Derin nefesler alarak yürüyün. Uzun bir yürüyüş herkesin harcı olmayabilir, zira hayli uzun süre tırmanılıyor. Yolda yemek molası vermek süper fikir. Güzel alabalık restoranları var. benim gibi balık yemeyengillerden olanlar için ise illa kiremitte köfte ve kiremitte köy peyniri. Peynir ağır oluyor, anca tadımlık ama süper lezzetli. (Rayihalı tabii onun için kokusuz peynir sevenler heves etmesin). Biz birkaç değişik yerde yedik; hepsi de iyiydi. Yayla Alabalık sanırım en ünlüleri. Tesisin bir de doğanın tam içinde bir oteli var. Natürel ahşap kullanarak döşemişler. Lüks değil ama otantik. (Refer to hayat dersi 1) Kartepe tabii kayak yapanlar için İstanbul’a yakınlığıyla cazip bir alternatif. Ama kaymayanlar da uzuuun yürüyüşler, nefis kahvaltılar ve öğle-akşam yemekleri, yemyeşil doğada huzur içinde kitap okuma ve aklına gelenleri yazıya dökme imkanlarıyla harika vakit geçirebilirler. Ayrıca kaymasanız da akşam konyağını içebilirsiniz. J
Bu seyahatimizde kaldığımız ilk günü Maşukiye –Kartepe’ye ayırdıktan sonra ikinci gün Sapanca’ya doğru yola çıkıyoruz. Bir kez daha! Sapanca gölü kıyısında göle sıfır bir tesis vardır. Köy kahvaltısı vs servis ediyorlar ama yeme-içme işini İstanbuldere’ye bırakıp göle nazır çay- kahve içmek, eğer çok kalabalık değilse-maalesef sık sık grup organizasyonları, şirket toplantıları filan oluyor- huzurla kitabınızı okumak için ideal bir yer. Hava müsait olursa dışarıda oturmak çok zevkli.
Esas yeme işi-habire yemekten mi bahsediyorum? –orman yolundan İstanbuldere’ye gittiğinizde süper. Yeşillikler içinde, köyün adını taşıyan tesis hakikaten her açıdan zevkli bir yer. Hizmet güzel, yiyecekler güzel, hatta çoğu zaman müşteriler bile güzel. Zaten gürültü yapanların ikaz edildiğine bizzat şahit olduk.Oturduğunuz yerden harika ormanı, yanı başınızda akan dereyi, neşeli ördekleri-gerçekten neşeliler-
izlerken zevkle ve şevkle! yiyip içiyorsunuz. Köyde birkaç tane de aile pansiyonu var. çok soğuk olmayan bir mevsimde deneyeceğiz.
Özet: Arada bir nefes almak lazım. Yazda, baharda kuş sesi güzelse, kışın da kar sesi güzel. J
Boydan Boya Karadeniz ve Güney İtalya....azzz sonnraaaa....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)