I wanna hang a map of the world in my house. Then I'm gonna put pins into all the locations that I've traveled to. But first, I'm gonna have to travel to the top two corners of the map so it won't fall down.
Seyahatlerimizi üç grupta topluyorum. 1- Her an gerçekleştirebileceğimiz hafta sonu kaçamakları. Evde pineklemektense ya da brunch brunch gezeceğimize-bruncha gidince çok yiyorum-ki bu bir dezavantaj artık di mi- kaçıp kaçıp gidebileceğimiz yakın yerler. 2- Türkiye’yi tanıma seyahatleri. Bodrum’a, Kaz dağlarına ve Ayvalık’a ömrüm olduğunca gideceğim ama popüler tatil beldeleri dışında da memleketi karış karış gezmek istiyorum. Ülkemi iyice tanımak istiyorum. Bizler hep bize benzeyen, bizim gibi konuşan ve bizim yaptığımız şeyleri yapan insanlar arasında büyüdük ve hala bu şekilde yaşıyoruz. Oysa memlekette bambaşka yaşayan, bambaşka konuşan, bambaşka düşünen ve bambaşka şeyler yiyip içen insanlar var. Onları görmek ve tanımak istiyorum. Belki de onlar da bizi tanısın istiyorum. J 3-Yurtdışı seyahatleri, ki onları detaylıca anlatıp ipuçları vermeye çalışacağım. Genellikle bütün seyahatlerimizi baştan sona kendimiz planladığımız ve turlarla seyahat etmediğimiz için çok güzel keşifler yapma şansımız oluyor. Bir şehirde epi topu üç gün kalıp, o süreyi de diğer Türklerle bir tur otobüsüne tıkılıp her şeyi uzaktan görerek geçirmek bizim seyahat anlayışımıza çok ta uyan bir şey değil. Gittiğimiz yerlerde mümkün olduğunca uzun süre kalmaya çalışıyoruz. Düsturumuz da –kısmen-şu: "The true traveler is he who goes on foot, and even then, he sits down a lot of the time." Bakmaya ve görmeye vakit lazım....
Arzu, bu sana geliyor. Bir türlü yapamadığımız Karamürsel gezisinin de şerefine.
İstiyorum ki hiç durmadan gezeyim. Gerçekten. Mümkün olabilse her hafta sonumu bir başka ilde, ilçede, hatta ülkede geçiririm. Hafta sonu rehavetimizden feragat edebildiğimiz ölçüde de bir yerlere gitmeye çalışıyoruz. İstanbul’a 1-2 saatlik uzaklıkta gidilebilecek birkaç yerden biri de Maşukiye ve tabii hemen yanı başındaki Sapanca. Her ikisine de her mevsim gidilebiliyor zira –çok klişe olacak ama- her mevsimin kendine has güzellikleri var.
Maşukiye’ye gitmeye karar verdiğimizde ilk önce otel araştırması yaptık. (Hata etmişiz, gidince anladık. Gittikten sonra gönlümüze yatan bir yerde kalabilirmişiz. Ama yaşayarak öğreniyoruz değil mi? J) Şu meşhur karı-kocanın meşhur otel tavsiye sitesinden bir “butik” otel seçtik ve uzun hafta sonumuz için Cuma sabahı yola çıktık. İstanbul –Maşukiye Ankara yönünde yaklaşık 100 km. Sapanca kavşağından çıkılıyor.
Maşukiye’ye ilk giriş maalesef hayal kırıklığı. Gri mi gri bir görüntü karşılıyor sizi. Yolun iki yanına sıralanmış derme-çatma çirkin binalar ve neredeyse hepsinin altında bir market. Bazı binalar sıvasız. (İnşallah hala öyle değildir.) Bütün bu binaları geçip gittiğinizde yeşillik başlıyor. Sağlı sollu sıralanmış yazlık evler var. “Butik” otelimiz de zamanında yazlık ev olarak yapılmış sahibinin ifadesine göre. Zaten otel fasilitesi anlamında hiçbir şey yok. Bahçesi fena değil. Ancak bahçeyle haşır neşir olamıyorsunuz; bahçe manzaralı odanızda bile. Esasında bina otel olmaya müsait bir bina değil. Odanız dışında oturup çay kahve vs içebileceğiniz tek yer “oturma odası”. Eğer tanımadığınız insanlarla sohbete çok ta meraklı değilseniz küçücük bir odada karşılıklı iki kanepeye oturup laf olsun diye sohbet etmek çok manalı değil tabii. (Hayat dersi iki: “Burada ne varmış? diye kafayı uzatırken içerde çakılıp kalabileceğini öngör!) Esasında bunlar çok ta dert değil. Ama bir otelin benim kafama yatabilmesini ön şartlarından ikisi rahat yatak ve gürültüsüzlük. (Evet benim icadım bu kelime-ama ne önemli bir kavram!) Ancak on santim kalınlığında sünger şilteler ve binada biri yürüdüğünde zangırdayan duvarlar ile olmuyor tabii.
Maşukiye ilçe merkezi küçük bir yer;öyle oturacak bir yer yok. Güzellik Kartepe yoluna çıkınca başlıyor. Bir kere etraf yemyeşil. Derin nefesler alarak yürüyün. Uzun bir yürüyüş herkesin harcı olmayabilir, zira hayli uzun süre tırmanılıyor. Yolda yemek molası vermek süper fikir. Güzel alabalık restoranları var. benim gibi balık yemeyengillerden olanlar için ise illa kiremitte köfte ve kiremitte köy peyniri. Peynir ağır oluyor, anca tadımlık ama süper lezzetli. (Rayihalı tabii onun için kokusuz peynir sevenler heves etmesin). Biz birkaç değişik yerde yedik; hepsi de iyiydi. Yayla Alabalık sanırım en ünlüleri. Tesisin bir de doğanın tam içinde bir oteli var. Natürel ahşap kullanarak döşemişler. Lüks değil ama otantik. (Refer to hayat dersi 1) Kartepe tabii kayak yapanlar için İstanbul’a yakınlığıyla cazip bir alternatif. Ama kaymayanlar da uzuuun yürüyüşler, nefis kahvaltılar ve öğle-akşam yemekleri, yemyeşil doğada huzur içinde kitap okuma ve aklına gelenleri yazıya dökme imkanlarıyla harika vakit geçirebilirler. Ayrıca kaymasanız da akşam konyağını içebilirsiniz. J
Bu seyahatimizde kaldığımız ilk günü Maşukiye –Kartepe’ye ayırdıktan sonra ikinci gün Sapanca’ya doğru yola çıkıyoruz. Bir kez daha! Sapanca gölü kıyısında göle sıfır bir tesis vardır. Köy kahvaltısı vs servis ediyorlar ama yeme-içme işini İstanbuldere’ye bırakıp göle nazır çay- kahve içmek, eğer çok kalabalık değilse-maalesef sık sık grup organizasyonları, şirket toplantıları filan oluyor- huzurla kitabınızı okumak için ideal bir yer. Hava müsait olursa dışarıda oturmak çok zevkli.
Esas yeme işi-habire yemekten mi bahsediyorum? –orman yolundan İstanbuldere’ye gittiğinizde süper. Yeşillikler içinde, köyün adını taşıyan tesis hakikaten her açıdan zevkli bir yer. Hizmet güzel, yiyecekler güzel, hatta çoğu zaman müşteriler bile güzel. Zaten gürültü yapanların ikaz edildiğine bizzat şahit olduk.Oturduğunuz yerden harika ormanı, yanı başınızda akan dereyi, neşeli ördekleri-gerçekten neşeliler-
izlerken zevkle ve şevkle! yiyip içiyorsunuz. Köyde birkaç tane de aile pansiyonu var. çok soğuk olmayan bir mevsimde deneyeceğiz.
Özet: Arada bir nefes almak lazım. Yazda, baharda kuş sesi güzelse, kışın da kar sesi güzel. J
Boydan Boya Karadeniz ve Güney İtalya....azzz sonnraaaa....